Hac ve Bayramların Vakti

0

HAC VE BAYRAMLARIN VAKTİ İLE İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR

Soru: Dünyada bir başka mekân yok, sadece Arafat olduğuna göre, Ramazan’da ihtilaf olsa dahi kurban bayramında ihtilaf söz konusu olmaması gerekir. Mademki vakfenin ertesi günü kurban deniyor… Türkiye’de farklı, yanlış olduğu şeklinde bir beyan var. Bu hususta ne buyurursunuz?

Cevap: Bu her zaman sorulan sorulardan biridir. Elhamdülillah, bizim de çok iyi bildiğimiz bir konu. Bu hususta bir astronomi profesöründen -hatta onun yanlışlarını bulacak kadar- daha çok bilgi topladık bu hususta. Astronomi profesörlerini, felekiyyât üstatlarını dahi topladık; bu meselelerde konuştuk, görüştük. Bazı meseleleri onlara sorduk, onlar -kendi sahalarının bu dalıyla- ilgilenmemişler. Belki bizden çok daha başka şeyler biliyorlar ama bununla ilgilenmemişler. Onun için bildiğimiz bir konudur. Açıkça söyleyelim.
Hacda yanlışlık olabilir. Şöyle olur: Mesela bunlar kendi gözlemlerine göre Zilhicce ayını başlatırlar. Sonra gelen bir grup adaletli insan şehadet eder ki;
“Zilhicce ayının ilk günü sizin başlattığınız zamanda değildi, şu zamandaydı, biz şurada hilâli şöyle gördük.” diyebilirler.
Zilhicce ayındaki böyle bir yanılmada -bu belde ahâlisinin yanılması sonradan belli olsa da- hac iptal olmuyor. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş. Hacıların Arafat’a çıktığı zamanı Allah kabul ediyor; çünkü rahmeti çok. Allahu Teâlâ hazretleri kulu, tâkatinin fevkinde yükle yükümlü kılmıyor. Yanlışlık olsa bile; “Bu sene haclar iptal.” diye bir şey yapmıyor. Peygamber Efendimiz’in “Makbuldür.” diye hadîs-i şerîfi var.
Bu ihtilafın menşeine gelelim. Bu ihtilaf nereden çıkıyor?
Bazıları Türkiye’de bir gün önce bayram yapıyorlar. Ramazan’ı bir gün önce başlatıyorlar, bir gün daha fazla oruç tutuyorlar. Bir gün az tutuyorlar. Başkaları bayram ederken, bazıları oruçlu oluyor. Bazıları bayram yaparken birileri geliyor;
“Sen nasıl Ramazan’da bayram yaparsın?” diyor.
Kimisi geliyor;
“Bayramda nasıl oruç tutarsın? Bayram günü oruç tutmak haram.” diyor.
Büyük bir kavga gürültü meselesi…
Benim yanımda Araplar’ın yapmış olduğu iki tane ay takvimi var. Ayın ne zaman doğduğunu ne zaman battığını gösterebiliriz. Ayın, her gün, herhangi bir yerde nasıl doğduğunu, ayın durumunu gösteren takvimlerimiz var. Saniyesi saniyesine biliyoruz. Bu bizim için önemli olduğundan ayın durumunu takip ediyoruz.
Önceden kesin olarak tespit ediliyor. Uydunun atıldığı yerin hesaplanabilmesi gibi, okyanusta hangi noktaya ineceğinin bilinebilmesi gibi…
Bendeki iki Arap takviminde Zilhicce’nin 10’unun, yani bayramın, perşembe günü olacağı yazılıydı. Bizim Diyanet’in de geçen seneden başlatılmış olan takviminde cuma günü olduğu belli.
Hesaba dayandığı halde iki farklı hesabın olmasının sebebi ne?
İş buraya geliyor. Eğer gözleme dayansaydı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ
Sûmû li-rü’yetihî ve eftirû li-rü’yetihî. “Hilâli gördüğünüz zaman Ramazan’ın başladığını anlayıp yarın oruç tutun; hilâli tekrar gördüğünüz zaman güneşin battığı yerde Ramazan’ın bittiğini anlayıp bayramı yapın, orucu bırakın!”
Eğer bu görme işlemine bağlı olsaydı anlardık. “Birisi gördü, birisi görmedi de fark ondan oldu.” derdik.
Ama hesap yapan iki âlimin hesabı niye aykırı çıkıyor?
Bu önemli.
Birisi hesabı bozuk mu yapıyor, matematik bilgisi mi eksik, çarpmayı, bölmeyi mi yanlış yapıyor?
Hayır! Böyle bir şey bahis konusu değil.
Suud hükümeti de hesapla yapıyor, Türkiye de hesapla yapıyor, bu kesin.
Neden?
Elimizde takvimler var; bayramın perşembe günü olacağı önceden belliydi. Türkiye’de de cuma olacağı belliydi. Zilhicce’nin 7, 8, 9, 10’u yevmu’l-hamîs 17 perşembe. İşte hesap, önceden belli. Bunlar, bu hesaba göre perşembe günü bayram olacağını söylüyorlar. Biz de bir hesaba göre diyoruz ki;
“Cuma günü bayramdır.”
İkisi de hesapla yaptığı halde fark nereden çıkıyor?
Çok mühim bir soru ve işin can alıcı noktası. Biz, -Türkiye- hilâlin görülebilirliğini hesaplayarak ilan ediyoruz, Peygamber Efendimiz’in hadisine uyuyoruz.
Peygamber Efendimiz; “Hilâli görün ayı başlatın!” dememiş miydi?
Araplar’ın ay takvimini kullanmasındaki sebep işin çok basit olması değil miydi?
Dağdaki çoban bile hilâli gördü mü yeni ayın başladığını anlar. Ondan sonra çömleğin içine çakıl taşlarını, tık tık tık tık atar; ayın 17’si, 18’i, 19’u… Çakıl taşlarını sayarak bulur; bu kadar kolay.
Bir gök olayına bağlanmış. Hilâlin görüldüğü zaman ertesi gün yeni aydır. Türkiye, -Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Hilâle bakın, ona göre hesaplayın.” buyurduğu için- hesaplarını, hilâlin görülebilirliği esasına oturtuyor. Sanki o gün geldiği zaman oturup da “Hilâl görülebilir mi, görülemez mi?” diye ufka bakıyormuş gibi baktığında; “İşte hilâli gördüm, yarın Zilhicce.” diyecekmiş gibi hesaplıyor; ona göre hesaplarını götürüp diyor ki;
“Bayram cuma günüdür.”
Burası öyle yapmıyor. Burası hesabında hilâlin görünürlüğünü esas almıyor. Amerikalılar’ın uygulamalarına göre ictima hâlini esas alıyor. İctima hâli, ayın dünya etrafında turunu, dönüşünü, devrini tamamlamasıdır. Dönüşü esnasında güneşle dünyanın arasına gelip hepsinin bir hizada, bir düzlemde olduğu zamana ictima hâli, kavuşum hâli deniyor. Onu esas alıyor.
“Kavuşum hâlinden bir saniye sonrası yeni aydır.” diyor.
Ama bir saniye sonra, 5 dakika sonra, 10 dakika sonra hilâl görünmez. 10, 12 saat, 14 saat, 16 saat geçtiği zaman hilâl görünebilir. Onun için görünemeyecek zamanda dahi, “Yarın Zilhicce, yarın Ramazan, yarın bayram.” diyor; hesabı ona göre yapıyor. Ama mümkün değil! Saatlerle ve gözlemlerle öyle olmayan zamanlarda, görülmeyeceği kesin olduğu zamanlarda ilan ediyor.
Bir hatıramı nakledeyim:
Biz “sevaptır” diye her sene gözlem yaparız. “Namaz, hac, oruç ibadettir. Vakit ibadetin bir şartıdır. Vaktin tespiti için çalışma da ibadettir.” diye biz bunu gözlüyoruz. Ben Ankara’dayken de sevap olsun diye evin damına çıkıp gözlerdim. Tavan arasının kapağını açar, çatının üstüne çıkar, oradan gökyüzünü gözlerdim. Çiftliğe giderdik, yüksek yerlere gidip oradan gözlerdik. Avustralyalı kardeşlerimiz bilirler, çok gitmişizdir, orada gözlem yapmışızdır, hilâli aramışızdır.
Peygamber Efendimiz öyle buyurduğu için biz gözleme dayanıyoruz. Gözlemi esas alıyoruz. Bunlar hilâlin görülmesi mümkün olmayan zamanda ilan ediyor.
Senesini hatırlayamıyorum, burada Ramazan’ı yaşıyorduk. Harem-i Şerîf’te Ramazan ayının son günleriydi. Teravihe hazırlandık ama namaz bir saat gecikti. Epeyce bekledik, sonra imam eline mikrofonu aldı;
“Kral hazretleri yarının bayram olduğunu bildiriyor, yarın bayramdır.” dedi.
Bunu cuma akşamı söyledi. Cuma akşamı biz teravih kılacaktık. Şaşırdık, buradaki Araplar da şaşırdı, herkes şaşırdı. Çünkü biz Harem-i Şerîf’te ayı gündüzleri, sabahları gözlemliyorduk.
Bir Arabî ayın sonunda, dolunaydan sonra ay küçülür, küçülür, küçülür, küçülür… Bir de gecenin içinde daha geç doğmaya başlar, sabahleyin görünmeye başlar.
Bu neden dolayıdır?
“Ay, dünya etrafında döne döne, güneşle aynı hizaya gelmeye yaklaşıyor.” demektir.
Olayın esası bu.
Ay bir günde gökyüzünde kaç derecelik yol kat eder, ertesi gün nerede olur?
Bunu anlamak kolay. Ay; 30 günde -29 gün küsur saatte- dünyanın etrafında döndüğü için 360 dereceyi 30’a bölersin. Ay, dünyanın etrafında 30 günde dönüyor.
30 günde, 360 derece daire çizerse bir günde kaç derecelik yay çizer?
360 bölü 30; 12. Ay bir günde 12 derecelik yol alır. Ne hızlı gider, ne yavaş. Aynı hızla gider. Birinci vitesi, dördüncü vitesi, beşinci vitesi, hızı, roketlemesi yok. 12 derece gider.
Biz sabahleyin saat altıda hilâli gözlüyoruz. Sabahleyin hilâl şurada; güneş daha doğmamış. Gökyüzü mavi, sabahleyin saat 6’da baktığımız zaman hilâl şuradaki direğin üstünde.
Ertesi gün saat 6’ya geldiğinde, aynı yerde durduğumuz zaman nerede göreceğiz?
Orada görmeyeceğiz. 12 derece daha bu tarafa gelmiş olarak göreceğiz. Daha ertesi gün; 12 derece daha bu tarafta göreceğiz. Hem böyle, her sabah 12 derece, 12 derece, 12 derece doğuya doğru gelmiş olarak göreceğiz; hem de her sabah biraz daha, biraz daha, biraz daha incelmiş olarak göreceğiz. Çünkü dolunaydan yokluğa doğru gidiyor. Başlangıçta da hilâlden dolunaya doğru gittiği için her gün biraz daha büyür, kalınlaşır.
Biz sabahleyin hilâli şurada gördük; 12 derece de ne kadardır bilinen bir şey. Şöyle bir kâğıdı kıvırarak;
“Ertesi gün burada olacak, ertesi gün burada olacak, ertesi gün güneşin doğması saatinde nerede olacağı belli.”
Biz bunu takip ederken, ay daha buradayken, ayın güneşle aynı duruma geleceği zamana daha 12 dereceden fazla bir açı varken akşam;
“Yarın bayram.” dedi.
Bu ne demektir?
Bu ay batmış olduğu halde, ay ufukta yokken, ay görünmüş de, sanki yarın yeni ay olmuş gibi bir yanlışlıktır. Büyük bir yanlışlıktı, çok büyük bir hata idi. Harem-i Şerîf’ten çıktık. Bizim buradaki 10, 15 kişilik talebe grubuna da ben meseleyi anlattım. Onlar burada okuyorlar. Buradakiler;
“Biz bu işi hilâli görerek yapıyoruz.” diye iddia ediyor.
“Mümkün değil; görünmez.” dedim.
Cidde’de astronomi profesörü arkadaş var. Telefon edin, sorun. Soruyorlar. Adam gülüyor. Diyor ki;
“Hilâl şimdi ufkun altında, güneşten kaç dakika önce battı. Bugün görünmesi mümkün değil.”
Astronomi ilmi söylüyor. Ben de bildiğim için gözlemlerimi söylüyorum. Bunlar da; “Hilâli gördük.” diyor. Güneş battıktan sonra hilâli görmüş oluyorlar. Bu da, “yarın bayram” demek; yanlış.
Dedim ki:
“12 derece hesabına dayanarak yarın Arafat’a çıkacağız, Arafat’tan gözlemi beraber yapacağız; yarın da hilâli göremeyeceksiniz.”
Hilâl bugün görünmüş olsaydı ertesi gün aynı saatte 12 derece daha yukarıda görünecekti. Dün incecik, kıl kadar ise bugün iki misli kalın olacaktı, yarın üç misli kalın olacaktı.
Ertesi gün biz Arafat’a çıktık. Rahmetli Muammer Dolmacı da vardı. Üç araba, 18 kişi kadar Arafat’ta Cebel-i Rahme’ye çıktık. Hilâli araştırdık. Ufuk berrak, pırıl pırıl, güneş battı; hilâl yok. Bir günlük hilâli görmek biraz ustalık ister, uzmanlık ister ama iki günlük hilâli cümle cihan görür. O zaman da yok. Etrafa bak, hilâl yok.
Gördünüz mü?
Görmediniz.
“Dünkü yanlıştı, hilâl bugün de yok.” dedim.
Biz bir taraftan da Amerika, Türkiye ve Avustralya’daki kardeşlerimizle telefon bağlantısı hâlindeyiz. Onlarla konuşuyoruz;
“Gördüğünüz zaman bize bildirin.” diyoruz.
Türkiye’den de hiç haber gelmiyor. Nihayet pazar akşamı Gemlik’ten haber geldi. Gemlik deniz kenarındadır, arkasında çok yüksek bir tepe vardır. Oradaki bir köyden bir arkadaşımız; “Hilâli bu akşam gördük.” dedi ve Türkiye, o sene bayramı pazartesi günü yaptı; bunlar cumartesi yapmışlardı.
Elbette Türkiye doğruydu. Bunlarınki yanlıştı. Bunlar hilâli görmemişler, görmedikleri halde ilan etmişler. Böyle yapıyorlar. İhtilaf, karışıklık buradan kaynaklanıyor.
Peki, hesaptaki fark nereden kaynaklanıyor?
Hesaptaki fark da; bunlar kavuşum hâlini bir saniye geçtiği zaman, “Yeni ay girmiştir.” diyorlar.
Biz, yeni ayın görünebilirliğini inceliyoruz, görünebilir olmasını hesaplıyoruz; görünebildiği zaman; “Yarın, ertesi gün, şu gündür.” diyoruz.
Bizimki daha doğru. Bu tarafgirlik meselesi değil. Bilimsel olarak eğer Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîfine uyacaksak bizimki doğru.
İbadetlerin kabulü ve mesuliyet açısından kurban bayramında bir şey söz konusu değil; hadîs-i şerîfin naklettiği böyle. Hadîs-i şerîf bizi teselli ediyor. Yanlış da olsa eski insanlar topluluğa tâbi olmuşlar.
Haliyle bu hususta cedel yapmanın da anlamı kalmıyor.
Ben burada hiç cedel yapmadım. Arkadaşlara da hiç tavsiye etmedim. Yanlış olduğunu bildiğim halde burası ne demişse uyacağım. Çünkü bayram sosyal, içtimaî bir olaydır; tek başına değildir. Beraber yaparsın; Allah kabul eder. Allahu Teâlâ hazretleri ibadetleri izafî olarak kabul ediyor, işlenişindeki ihlâsa bakıyor.
Sorumluluk bu beldenin yöneticilerine aittir.
Ferdî sorumluluk terettüp etmez. Yöneticilere, bu işi kararlaştıran kadılara, baş kadılara terettüp eder. Bir mahzuru yoktur. Yanlışlık olsa da mahzuru yoktur. Çünkü zaten dünya üzerinde hilâl her yerde aynı zamanda görünmez. Mesela Avustralya’da görünmez, kesin görülmedi. Ama Avustralya’dan Türkiye’ye kadar dokuz saat fark var; Türkiye’de görünebilir hâle gelir. Türkiye’de görünmez Fas’ta görülebilir hâle gelir. Onun için mezhepler arasında da farklılık vardır. Mesela İmâm-ı Şâfiî hazretleri;
“İki belde arasında belli bir kilometre, mil, mesafe olduktan sonra ihtilaflı olarak, farklı zamanlarda oruç tutmak, bayram yapmak olabilir.” diyor.
Bizim Hanefîler birlik ve beraberliği düşünmüşler; belli noktada görülmüşse hepsinde ilan etmişler. Bu durum imparatorluk idare şuurundan kaynaklanmış. İmâm-ı Şâfiî daha rahat hareket ediyor.
İhtilâf-ı metâli vâkidir diye bir kaide var, mesele budur.

Not: Prof. Dr. M. Es’ad Coşan Hocaefendinin Hac ve Umre Kitabından alıntıdır. Kitap için detaylı bilgiye http://www.internetpazar.com/hac-ve-umre-kitabi.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Share.

Yazar Hakkında

Yorum yaz