Zaman Algısı ve Kültür

0

Herkesin ve her şeyin onun içine gömülü olduğu bir gerçeklik olarak zaman evren­seldir. Bununla birlikte, zamana ilişkin algı, idrak, yaklaşım ve düzenlemeler bir toplumdan ötekine farklı biçim ve düzeylerde tezahür etmektedir. Hakikaten, tarih içerisinde bir kısım toplumlar gelişmiş takvimler oluşturmayı başarmış, ötekiler bunu başaramamış görünüyor­larsa da, yine de her toplum zamanı belli bir kronolojik sistem çerçevesinde algılamış ve hayatını buna göre yaşamıştır. Her halükârda, gelişmiş kronolojik sistemler, ancak gelişmiş uygun kültür ve medeniyet ortamlarında gelişme imkânına kavuşuyorlar. Aynı toplumun tarihi ve kültürü içerisinde duruma göre çok çeşitli kronolojik sistem, takvim ve tarihlendirme usul ve teknikleri yer tutabiliyor. Esasen, kronolojik sistemler ve takvimlerin tarihi aynı zamanda bir sosyo-kültürel değişim tarihi olarak da karşımıza çıkıyor. Meselâ Türk tarihi ve toplulukları bu duruma tipik bir örnek teşkil ediyor. Hakikaten Türkler, tarihleri boyunca Hicri Takvim, Celali Takvim, Rumi Takvim ve en son olarak da Milâdi Takvim gibi çok çeşitli kronolojik sistemler ve takvimleri kullanmışlardır.

Mahiyeti ve Tabiatı İtibariyle Zaman

Soyut bir kavram olarak zaman, tasavvuru oldukça güç, ancak cazip bir konu olarak kendini göstermektedir. Bu bakımdan, mahiyeti ve tabiatı bağlamın­da, özellikle bilimsel yaklaşım perspektifinde zaman meselesi benzersiz ve dolayı­sıyla da ‘”kendine özel” (sui generis) ancak problematik bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki, zaman konusunun bilimsel çerçevede ele alınışı giderek di­siplinlerarası bir yaklaşım perspektifinde kendini göstermeye yönelmiş görün­mektedir.

Zaman kavramı, insanın evreni ve özellikle de dünyayı algı­lama, anlama ve anlamlandırmaya yönelik temel tasavvurları ve dünya görüşü ile sarmaş dolaş bir haldedir; hatta zaman algısı, insanın ve toplumun değerleri ve dünya görüşünün şekillenmesinde etkin bir rol oynamaktadır. Bu bakımdan, zama­nın ölçümü, hesaplanması ve dolayısıyla da kronoloji ve takvim meselesi, çok çeşitli faktörlerin işin içine karıştığı büyük ölçüde beşeri ve toplumsal bir inşa olarak kendini göstermektedir. Öyle ki, bu amaçla başvurulan tekniklerle toplumların içinde bulundukları çevre şartları ve özellikle kültür ve medeniyet düzeyi arasında sıkı bir ilişki gözlenmekte, bu durum zaman problemini, ilahiyat, felsefe ve tabiat bilimlerinin yanı sıra aynı zamanda insan bilimleri yahut sosyal bilimlerin önemli bir konusu kılmaktadır. Esasen, zaman meselesi meselâ tarih, filoloji, psikoloji, arkeoloji, antropoloji,etnoloji ve özellikle de sosyolojiye konu olmuş bulun­makta ve hatta bulunmaya devam etmektedir.

Kronoloji ve Takvim

Her halükârda, zamanla ilişki bilinci insanı, hayatı ve toplumu bir düzen içerisinde algılamaya götürür ve bu durum tabiatın ritimleri ile toplumsal düzenli­likler ve hatta doğal, beşerî ve dünyevî olanla bunların üstü ve hatta ötesi arasındaki paylaşımın adaptasyonunu sağlarken, aynı zamanda ilâhî olanı düşün­meye de kapı açmaktadır.

Modern fizik kuramları, zaman deneyimi içerisinde geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğe ilişkin sıkı ayırımlarla birlikte, zamanın doğrusal olduğunu kabul ve tasdik etmekte, ancak tarih çeşitli toplumlarda devri zaman telakkisinin varlığının örneklerini sunmaktan geri dur­mamaktadır.

Zamana ilişkin algı, idrak, yaklaşım ve düzen­lemeler toplumdan farklı biçim ve düzeylerde tezahür etmekte, bu durumu özellikle kronolojik sistemler ve tak­vim konusunda tipik bir biçimde gözleme imkânı olmaktadır. Bilindiği gibi, insa­nın zaman kayıtlarını ilk olarak tutmaya başlaması olayında çevresi ve özellikle de fizikî çevre ve meselâ gökyüzü, güneş, ay, yıldızlar, gece, gündüz, mevsimler ve zamanın devri ile ilgili gözlemlerinin önemli etkisi bulunmaktadır. Anlaşılan insan­lık, zamanı gün, hafta, ay, yıl gibi belli periyotlara bölerek düzenli bir sistem çer­çevesinde algılamak ve hatta sivil yahut dinî hayatı bu çerçevede düzenlemek üzere en azından 6000 yıldan fazla bir zamandan beri takvimi kullanmakta; Sümerler, Babilliler, eski Mısırlılar, Romalılar, Yunanlılar, İbraniler, Romalılar, Aztekler, Mayalar, Çinliler, Hintliler, Tibetliler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar gibi çok çeşitli kavim, millet ve topluluklar değişik takvimler meydana getirmeyi başarmış bulun­maktadırlar. Meselâ eski Mısırlıların, Ay’ın evrelerine dayanan bir takvimden ya­rarlandıkları ve yılı taşkın, ekim ve hasat zamanlarına göre üç tabii mevsime ayır­dıkları bilinmektedir.

Özellikle gelişmiş kronolojik sistemler ve takvimler söz ko­nusu olduğunda, anlaşılan olayların oluş sırasına göre sıralanması ihtiyacı bir tak­vim başlangıcı belirlemeyi zorunlu kılmış, bu çerçevede değişik toplumlarda genel­likle onlar için hayatî önemi haiz addedilen hadiseler kendilerini empoze etmeyi başarmışlardır. Böylece meselâ İbraniler M.Ö. 3761’de olduğuna inandıkları “Ya­radılış” (Tekvin) yılını, Yunanlılar ilk olimpiyat oyunlarının yapıldığı kabul edilen M.Ö. 776’yı, Romalılar Roma şehrinin kuruluşu addedilen M.Ö. 753’ü, Hıristiyan­lar Hz. İsa’nın doğumunu, Müslümanlar M.S. 622’de vuku bulan, Hz. Muhammed (sav)’in Mekke’den Medine’ye Hicret’ini takvim başlangıcı olarak almışlardır. Bunlardan meselâ Hicrî Takvim için Hicret’in esas alınışı ve böyle bir takvimin ortaya çıkışı, doğrudan Hz. Peygamber devrinde değil de, toplumsal hayatla ilgili düzenlemeler ve ilişkilerde kendini gösteren aksaklık ve zaruretler dolayısıyla an­cak ikinci halife Hz. Ömer döneminde, H. 17 tarihinde vuku bulmuştur. Öte yandan Hicret, Rebiülevvel ayında vaki olduğu halde, Arapların büyük ölçüde Sami kül­tür ve topluluklara mensup halklarınkilerle paralellik arz eden geleneksel halk tak­viminde Muharrem ayı senenin başlangıcı addedildiğinden, yeni ortaya çıkan Hicrî takvimde de aynı geleneğin sürdürülmüş olması kayda değerdir.

Takvim başlangıcı olarak, belli bir önemli tarihî yahut sosyal olayın yanı sıra, güneş yahut öteki bazı yıldızlar ya da gezegenlerin muayyen durum ve hare­ketleri ya da mevsimlerin devri ve buna bağlı olarak tabiatta gözlenen durum ve gelişmelerin pek çok kavimlerin takvimlerde esas alınmasının örneklerine de rast­lanmaktadır. Meselâ bahar başlangıcına işaret eden ve ge­nellikle 21 Mart tarihinde kutlanan “Nevruz”un aslında böylesine bir döneme işaret ettiği bilinmektedir. Hıristiyanlıktaki Noel kutlamalarının, Hz. İsa’nın doğum günü olduğu sanılan yılın yaklaşık en uzun gecesine rastlamakta oluşu kayda değerdir. Öte yandan, aslında Müslümanlıktaki Umre ve Haccın da İslâmiyet’in ortaya çıkı­şından önceki zamanlar ve özellikle de başlangıç dönemlerinde gündönümü za­manlarında eda edildiği düşünülmektedir.

Her halükârda, tarih içerisinde pek çok topluluklar böylesine gelişmiş tak­vimler oluşturmayı başarmış görünmüyorlar. Zira ileri düzeyde gelişmiş kronolojik sistem ortaya koyabilmek için, ona uygun bir medeniyet düzeyine erişmiş olmak gerekiyor. Bununla birlikte, onlar yine de zamanı ve mekânı belli bir kronolojik sistem çerçevesinde algılamış ve hayatlarını buna göre yaşamışlardır. Zamanla ve duruma göre bu kronolojik sistemler yahut oluşumlar bir tür halk takvimine de dönüşmüştür.

Toplumlar, kültürler ve medeniyetler arasındaki karşı­lıklı temas ve etkileşimler, değişim ve dönüşümler, kronolojik sistemler, takvim ve tarihlendirme konularında türlü alışverişlere de imkân vermekten geri durmamıştır. Bu durum aynı toplumun tarihi içerisinde çok çeşitli kronolojik sistem, takvim ve tarihlendirmelere yer verilmesine de imkân vermiş bulunmakta; kronolojik sis­temler ve takvimlerin tarihi aynı zamanda bir sosyo-kültürel değişim tarihi olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Prof. Dr. Ünver Günay

Türk Dünyasında Kronolojik Sistemler, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı:20 Yıl:2006/1

 

Yazının tamamı için TURK DUNYASINDA KRONOLOJIK SISTEMLER.

Share.

Yazar Hakkında

Yorum yaz